24 Temmuz 2007 Salı

Sanat, vicdan ve intihar



Bu başlık ve bu fotograf ile ilgili deneme yakında bu başlıkta yayınlanacak. Takip edin ya da etmeyin...

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Sanat Üzerine


Bugün sanatçı bir arkadaşımla uzunca bir süre sohbet ettik. Tam 12 dakika, dile kolay. Şaka şaka. Söz dönüp dolaşıp aylardır tam olarak sindiremediğim ve kafamı kurcalayan sorulara geldi. Yıllardır yakınımda olan bir insandan bu soruların cevabını edinebileceğimi düşünmemiştim. Adını koymadığım huzursuzluklarımın bir bir farkına vardım. Sizi de vardıracağım sayın okur, şimdi sıkı surun.

Kurcalanmamın başlangıcı uzun yıllar öncesine dayanır, fakat çocukluğuma burada inmenin anlamı yok. Poe'nun bir makalesi ile başlayan sürece değinelim başlangıç olarak. Poe şiirlerini nasıl yazdığını anlatıyor "Yazmanın Felsefesi" isimli makalesinde. Evet, kara cahil de olsam ben de kitap okuyorum bazen. Şiirlerini nasıl yazdığını aşağı yukarı şöyle ifade ediyor. Önce vermek istediği "etki" ye karar veriyor. Akabinde bu etkiyi en iyi verecek sesi yakalıyor. Sonra bu sesi en iyi verecek kelimeyi düşünüyor. Bir kelimede karar verdikten sonra, etkiyi yaymak ve vurgulamak istediği frekanslara göre kelimeyi yerleştiriyor ve etrafını etki bütünlüğünü bozmayacak şekilde dolduruyor. Ya da en azından makaleden ben bunu anlayabildim. Neyse, benim neyi nasıl algıladığımı bir tarafa bırakalım. Gerçi bu yazıyı ben yazıyorsam benim neyi nasıl algıladığımı önemsemek durumundayız, ben yazıyorum yani neticede değil mi? Evet.

Poe'nin yaptığı şeyi oldukça profosyonelce ve fakat kendimce sanatın özüne aykırı bulmuştum. Bu şekilde düşünmemin sebebi de beynimdeki sanat/sanatçı imgesi idi. Sanatçı dediğin, ruh dünyası karmaşık, "umarsız" ve "esrik" insandır. Serseri mizaçlıdır, birşeyler yapar ve bir şekilde bu şey sanat olur. O şeyi yapma safhası ve o şeyin sanat olarak isimlendirilmesi benim için tamamen gizemli ve anlaşılmazdı. Bir şekilde oluyordu. Ama artık aydınlandım sevgili okur. Ve seni de aydınlatacağım.

İçimdeki bulantının sebebini ve çözümünü de buldum bu sayede. Sanatçı anlatmak istediği şeyi kendi enstrumanı ile anlatıyor. Müzisyen müzik aletleri ile ve kompozisyonu ile, ressam tercih ettiği malzemeler ile, şair kelimelerle ve seslerle. İnsanın hissettiği ama kolaylıkla paylaşamayacağı duyumlar var şu hayatta. İşte sanatçı olmayan insan bunları görüyor, belki hissediyor, belki anlatmaya çalışıyor ve belki anlatamadığı için huzursuzluk ve eksiklik hissediyor. Sanatçının işi ise, bu duygularını kendi tercih ettiği enstrumanı ile ifade etmek, tattığı duyguyu diğer insanlara aktarabilmek. Dinlediğimiz müzik parçasında ya da izlediğimiz bir resimde adını koyamadığımız fakat beynimizde/kalbimizde birşeyleri harekete geçiren bir tad yakalıyorsak anlamalıyız ki sanat ile haşırneşir olmaktayız ve sanatçı da duygularını ifade etmeyi başarmıştır karşı karşıya kaldığımız eserde. Tabi bu noktada Serdar Ortaç'ın bir şarkısında çoşan, İsmail YK'nın başka bir eserinde hüzünlenen canparemiz, çıtır kelebeklerimizi kastetmiyoruz ve onların karşı karşıya kaldıkları ürünleri/atıkları da. Peki Mozart ile Serdar'ı ayıran şey nedir? Mozart duyguyu, düşünceyi, insan yaratıcılığını kullanarak ve elindeki imkanları kendini tatmin edecek en yüksek estetik seviyede kullanarak eserler yaratmıştır. İnsanlara katabileceği, aktarabileceği anlamlı birikimleri vardır. Serdar'ın nesi var? Belirli bir kesimin günlük hayatına ışık(!) tutan, belirli, ama çok belirli ritmlerin üzerine kurulmuş duygu selleri, fırtınalar vesaire. Amacım Serdar'a saldırmak değil, sadece sanatı ile yazıma iyi bir örnek teşkil edeceği için ismini kullanıyorum o kadar. Yoksa ünlü birilerinin adını kullanarak ünlü falan olmaya çalışmıyorum, bir de arama motorlarında Serdar'ı arayan çıtır fanları ile kucaklaşmak gibi bir niyetim hiç yok vesselem.

Peki hikayesi yoksa sanatçının, tıkanmış, sanat yapamaz hale mi gelmiştir? Yukarıdaki ifadelere dayanarak anlatacak birşeyi olmayan kişinin sanat değil de laletayn bir üretim yaptığını, zengin ve ünlü olmak için virtüözlüğünü ispatlayama çabaladığını mı düşünmeliyiz? Hayır. Hikayesi olmadığı halde yine de üreten sanatçının ürettiği esere dikkat etmek lazım bu noktada. Adam oturup sadece kendi estetik duygularını tatmin etmek için bir resim yaptı ise, hikayesi yoksa, vermek istediği mesaj yoksa bile, cümlenin başındaki bir kelimeyi kaçırmazsak bunun sanat olduğunu yine anlamış oluyoruz. "kendi estetik duygularını tatmin"... Sanatçı o eseri de yaparken, estetik ve mükemmellik aramakta, en azından kendisini tatmin amacı ile eserine belirli bir mükemmellik vermeye çalışmakta ve bu süreçte kendisini yine duyguları yönlendirmektedir. Duygunun yönlendirdiği şey sanattır, ve o duyguyu sanatın muhatabına iyi aktaran sanatçı iyi sanatçıdır.

Kendisinin nekrofil oluşunu konumuzun tamamen dışına iterek Poe'ya tekrar dönelim. Başlangıçta Poe'nun "profosyonelce ve fakat kendimce sanatın özüne aykırı" bulduğum sanatını daha iyi anlıyorum. Poe'nin üretim sürecindeki hesaplı kitaplı hali profesyonelliğe yorup, bunun sanatının ruhunu kaybettirdiğini düşünmüştüm. Fakat esgeçtiğim noktayı şimdi kıskıvrak yakalayacak olursak göreceğiz ki, bu sürece başlamadan önce Poe'nun elinde "vermek istediği bir etki", "aktarmak istediği bir duygu" vardı okuyucuya. Ve bu duyguyu, hakim olduğu enstruman ile başarı ile aktarmıştır, ve yüz yıldır bu duygu kağıtların üzerine işlenmiş şekilde korunmaktadır. İşte bu adamı da sanatçı yapan budur.

Anlatmak isteyip de kelimelere dökemediğiniz duygularınız varsa sanat yapın. Dilinizde düğümlenenleri ortaya dökmek için sanat yapın. Ruhunuzdaki kusmuğu saçın etrafa, ama kusacaksanız da güzel kusun.

19 Temmuz 2007 Perşembe

I'm waiting for you...


Sıradaki şarkımız bütün tırtlar ve tırt kalanlar için geliyor sevgili okurlar... Garbage'dan Milk.

Sözlerini de yazayım tam olsun. En azından bir kısmını:

I am milk
I am red hot kitchen
and I am cool
cool as the deep blue ocean

Gördüğünüz gibi duygu yüklü ve hatta overload olmuş, aşmış bir şarkı. Shirley Manson şarkıcısının "sihirli" sesi ile de bambaşka olmuş tabi güzide eser. Bu arada harf oyunu yaptım "Shirley"->"sihirli" şeklinde ve evet, çok çakalım. Konumuza dönecek olursak ve bu dönüşü aniden yapacak olursak farkedeceğiz ki aslında konumuz yok. Ama "sokma akıl kırk adım gider" konsepti gereğince ve dökme su ile değirmen döndürekten bir konu bulacağız buluşturacağız tabi...

Sözlere gelelim, duyguya gelelim, "I am milk" yani mealen "ben sütüm"... İfadenin yaptırdığı ilk çağrışımla aklımız derhal "ehürühereh süt gibiymiş karı" ifadesi içeren anılarımıza kayabilir. Ama çüş sana sevgili okurum, duygu dedik, aşmış dedik, "transcendental" kavramına gönderim yaptık, sen tendesin, süttesin. Olmaz... Mevzu ikinci dizeye geldiğimizde biraz daha açıklık kazanıyor "anlayana". "I am red hot kitchen" yine mealen "ben kırmızı ve sıcak mutfağım". Tamam çeviri bodos biraz belki, ama duyguyu vermek maksat, ve sen aldın duyguyu itiraf et... "kırmızı ve sıcak mutfak"... "mutfak"... "sıcak"... "şefkat"... Velhasıl, şarkının anafikri "ana"dır yazar. Shirley'nin büyüleyici sesine kapılaraktan, seni bekleyen bir hatun düşlemekte isen aklını alırım senin. "I can use my tears to bring you home"... Bak "ana"dır demiştim sana.

Ana fikre dönelim tekrar. Ve aman tanrım!!1 Dönemiyoruz. Ve afedersiniz şaftı kaymış yazımızı burada noktalıyoruz. Nokta.

17 Temmuz 2007 Salı

"Fuck it" nakittir


Hemen anafikre gireyim sayın okur. Üşenmeni istemem.

Atmadığın her adım kazançtır senin için.

Ortaya herhangi birşey koyabilmen için, şu zavallı gezegene ufacık bir katmadeğer sağlayabilmen için, hatta velev ki yaşam kaliteni bir nebze yükseltmek için emek harcamak zorundasın. Belirli bir süre boyunca belirli bir kuvvetini belirli bir yönde harcamalısın ki buna fizik insanları "iş" diyor. Kuvvet çarpı yol şeklinde.

Senin kuvvetin, senin zamanın... Bir de "stop energy"nin karanlık ışığında olaya şöyle bakalım: Yapmazsan harcamazsın. Kuvvetin, zamanın sende kalır. Nice hırs veya idealistlik gibi kelimelerle isimlendirdiğimiz marazlara tutulmuş genç insan bu yolda harcandılar ve harcadılar. Mesela dağcılık sporu ile ilgilenen bir genci ele alalım. Çeşitli doğal olumsuzluklarla vefat edenleri burada rahmetle anmakla birlikte, olayın gereksizliğini vurgulamak lazım. Dağ dediğimiz büyük toprak, kaya vesaire yığınları dünya gaz/toz tribinden çıktığından beridir etrafta. Günümüze kadar binlerce fotografını gördüğümüz, hatta tren/otobüs yolculuklarında canlı olarak da temaşa ettiğimiz dağ nesnesi bütün heybeti ile yerli yerinde dururken, bu şeyin tepesine tırmanma isteği neyin nesidir? Biraz düşünelim. Yükseklere çıktıkça daha az oksijen almaya başlıyorsun bu bir. Kurdu, kuşu ayısı var, börtü böceği var. Baldır bacak kasım kasım kasılıyor tırmanayım derken. Neden tırmanıyoruz peki, neden tırmanıyorsun sayın okur? Biraz adrenalin dediğini duyar gibiyim. Fakat adrenelin dediğin microgram mertebesindeki zehiri, o zehir ki bizi bu hale sokan zehirdir, salgılatmak için bu kadar çabaya değer mi? Onlarca ekipman için dökülen paralar, eğitimler için harcanan zaman ve enerji, dağ başında yenen veya yenemeyen konserveler. Hepsi biraz adrenalin için.

Ben şahsen adrenaline karşıyım, karşı olmak da lazım diye düşünmekteyim. Koltuğunda yayılmış, bebekler gibi derin alırken nefesini, akciğeri kasmak, beyni bulandırmak nedendir? Yine de halkı kucaklamak adına, adrenalin tutkunlarına bir tavsiyem olabilir. Üzerinizde sadece iç çamaşırlarınız olduğu halde, taksimin arka sokaklarından Tarlabaşı tarafına doğru "Hepinize kafam girsin anansskikleeeğğrr" diye bağırarak koşunuz. Makul bir süre sonunda her tarafınızdan adrenalin fışkırdığına zevkle tanık olacaksınız.

"Adrenalin nerden çıktı şimdi yahu?" dediğinizi duyar gibiyim. Bi kere o eli indirin... İnsanın durmasını engelleyen şeylerin başında gelir adrenalin. Bu korkunç isteği, hareket etme, birşeyler yapma isteğini güdüleyen birkaç maraz daha saymak gerekirse, zevke yönelme, acıdan kaçma, para kazanma, voleyi vurma gibi garip istekleri sıralayabiliriz. Hatta bunların arasına insanlığa faydalı olma, gelecek nesillere birşeyler bırakma ve gelecekte hatırlanma isteği gibi daha marjinal duygusal problemleri de ekleyebiliriz.

Kıpraşma okur, dur yerli yerinde. "Fuck it", bırak olacağına varsın, zamanın, emeğin cebinde kalsın.

"Fuck it!". Netekim nakittir kendisi.

Stop... Hammer Time


Evreni çekip çeviren bir güç varsa o da stoptur. Stop nedir diye merak ediyorsanız ve bunu araştırmaktan sizi alıkoyan bahaneleriniz boy boy ise, bu bahanelerin her biri bir stoptur.

Kavramsal kontekste mevzu "stop energy" olarak geçmekte, vefekat arkadaş çevresinde kısaca "stop" olarak isimlendirilmektedir. Cümle içinde kullanmak gerekirse "stop stop stop ehere mehere" güzel bir örnek olabilir.

Hayatta yapılmaya, yaşanılmaya değer binlerce şey olduğu düşünülür sağlıklı bir yetişkinin bakış açısından. Ama bu düşünceye modern felsefenin yegane cevabı şudur: "Babayı!". Evet sevgili okur, babayı...

Herhangi birşey düşünün, yapmak isteyebileceğiniz herhangi birşey. Bir yerde yemek yemek, bir filmi seyretmek vesaire. Beyninizde bu isteğin oluşturduğu imaj, temelde o şeyi yaptığınızda alacağınız haz ile veya o şeyi yaptığınızda kaçınacağınız acı ile ilintilidir. Sinemaya gidip Transformers'ı seyrederek nostaljinin dibine vuracağınızı, belki de salonda gördüğünüz bir cıvıra film arasında hafiften yazılacağınızı, ya da kanyonun koridorlarında "I'm Megathron" diye anırarak dolaşacak kadar şevke geleceğinizi hayal etmektesiniz biletinizi alırken. Bu noktada son tahlilde sözünü ettiğimiz modern felsefenin leziz cevabı ile karşılaşmaktayız: "Babayı!"

Neden peki? Nedeni var mı arkadaşım? Internetten aldın bir şekilde bileti diyelim, çok afedersin d*malmışsın 13-14 ytl bilet parası. Bir kere bunun ağızda bıraktığı kekremsi tat, "I'm Megatron" diye anırtmaz seni bu bir... Şanslısın diyelim, metroya kadar ulaştın, metroya bineceksin, o derece şanslısın, düşün. Vagonun içinde birbirinden nezih düzinelerce lavuğun arasına girmeyi hangi bünye kaldırır. Kabul et demoralize oldun. Hadi olmadın diyelim, ki bence oldun. Gittin kanyondaki sinemaya, buldun koltuğu mis gibi. Ama o da ne, göz yuvarlakların perdenin tamamını kapsayamıyor ve gözünde, siz Türkler ne diyoğğsunuz, çok afedersin çapak var. Neden? Çünkü bir stop insanısın ve evden çıkarken "sikelelan bi su deysin yeter" diyerekten mıncıklamadın elini yüzünü. Lensin üstü bormabok, Optimus Prime'ın göğüs bölgesinde çapaktan mütevellit bir bulanıklık.

İşte "stop", bu ihtimalleri düşünerek browser tabını kapatıp, "dvdye düşsün izleriz, ne işim var sinemada, şimdi metroda tip tip insanlar, lens de kesin arıza çıkarır adam gibi göremem ekranı, sonra kim yıkıycak şimdi ağzı burnu" diyerekten yerinde koçlar gibi oturmaktır.

"Stop" tutarlılığın gücüdür. Yerinde saymaktır, tembelliktir diyene de modern felsefemizden bir adet, Mahmut Abi'den bir adet olmak üzere toplamda iki adet cevap geliyor:

Modern Felsefe : "Babayı!"
Mahmut Abi : "Sikeleelaağğnn"


Sevgiyle "Kalın"
Stop...